SEÇME ÖYKÜLERİ


SEÇME ÖYKÜLER:

Mevlânâ ne de güzel söylemiş: “Anlat, hikâye derman olsun; anlat, canlara merhem olsun.”

Elbette bu öykülere sıradan olaylar gözüyle bakılabilir. Yine Mevlânâ, Mesnevi’sinde bu öykülere bu açıdan bakanları uyarmaktadır: “Bu hikâye değildir. Kendine gel! Bu bizim ve senin hâlinin kendisidir. Dikkat et!”

Mevlânâ öğretmeye devam ediyor, adeta bizim yerimize yüzlerce yıl öncesinden konuşuyor: “Her kim bu hikâyeleri masal diye okursa, onun için masaldır. Her kim bu hikâyelerde kendi hâlini görür, kendini anlarsa, işte o kâmil insandır.”

Sözü daha fazla uzatmadan çağların hocası Mevlânâ’dan güzel hikâyeler aktaralım.

* * *

HÜKÜMDAR İLE DERVİŞ

Bir sohbet sırasında Hükümdar, zamanın en saygın, en bilgili, en sevilen dervişlerden birine iltifat eder:

– Ey Şeyhim, benden bir şey dile, yerine getireyim, seni sevindireyim.

Derviş Hükümdar’ın bu sözlerinden çok rahatsız olur:

– Ey Hükümdar, bana böyle bir laf söylemekten utanmıyor musun? Sen bana bağışta bulunacak güçte misin? Hele biraz daha yüksel, biraz daha güçlen, ondan sonra iyilik yapmaya kalk.

Hükümdar şaşkınlık içindedir. Dervişin dediklerinden bir anlam çıkarmaya çalışmaktadır. Derviş sözlerine devam eder:

– Benim iki kölem var. Bunların ikisi de değersiz, aşağı kişilerdir. Ama onların ikisi de sana hükmetmektedir. Sen Hükümdar’sın ama o iki kölenin kölesi olmuşsun, haberin yok.

Hükümdar iyice öfkelenmiştir:

– O iki köle kimdir? Kölelerin bana emir vermesi benim için şerefsizliklerin en büyüğüdür. Söyle hemen boyunlarını vurdurayım!

Derviş şimdi Hükümdar’ı köşeye sıkıştırmıştır:

– O iki köleden birinin adı hiddet, diğerinin ise şehvettir.

“Hiddetini, şehvetini yenerek dünya hükümdarlığından vazgeçen kişiyi sen gerçek hükümdar bil. Onun nuru, ay ve güneş olmaksızın da parlar durur. Bu kişinin bizzat kendisi hazinedir. Maddi varlık peşinde açgözlü bir hırsla koşmayan kişi ise gerçek varlık sahibidir.”

EŞEK GİTTİ!

Bir adam, yolu üzerindeki bir kasabanın hanında gecelemeye karar verir. Eşeğini hancının çırağına teslim edip odasına çekilir. Bir süre sonra, o gece orada konaklayan diğer müşterilerin neşeli seslerini duyar. Ne olup bittiğini anlamak için kapıya çıktığında, diğer müşterilerden bir yemek daveti alır. Çok sevinir. Hemen aşağıya iner ve masaya kurulur.

Sofradaki herkes neşe içindedir. Çünkü yabancı, bedava bir ziyafete çağrıldığından, diğerleri ise yabancının eşeğini satıp para bulabildiklerinden dolayı mutludur. Yemekler gelir ve büyük bir iştahla yenir. Tatlılardan sonra saz çalıp eğlenmeye başlarlar. Yabancı bu saz faslını çok sever. Özellikle “Eşek gitti” türküsüne bayılmıştır.

Bu arada hancının çırağı yabancının yanına birkaç kez gelip gider. Amacı, eşeğinin kendisinden habersiz satıldığını bildirmektir. Ancak bu haberi bir türlü veremez. Gecenin ilerleyen saatinde tüm müşteriler yavaş yavaş odalarına çekilirler.

Sabah olur, yabancı kahvaltısını yapar. Yola çıkmak için eşeğini almaya gittiğinde, yerinde yeller estiğini görür. Öfkeyle hancının çırağını sorguya çeker. Çırak:

– Diğer müşteriler üzerime saldırdı. Onlarla başa çıkamadım.

Yabancı bu cevabı inandırıcı bulmaz:

– Diyelim ki eşeğimi, biricik varlığımı senden zorla aldılar ve benim gibi bir yoksulun kanına girdiler. Peki, sen niçin yanıma gelip; “Ey zavallı! Eşeğini sattılar, korkunç bir zulme uğradın.” demedin! Eğer söyleseydin eşeğimi olmasa da, parasını onlardan geri alırdım. Ama şimdi hangi birini bulayım. Her biri bir tarafa dağıldı. Seni şimdi kadıya götüreyim de cezanı çek!

Çırak:

– Vallahi kaç kere geldim; sana bu işleri anlatmak istedim. Fakat sen de, neşe içinde: “Eşek gitti, eşek gitti!” deyip duruyordun. Hatta bu nameyi hepsinden daha zevkli söylemekteydin. Ben de, “Demek ki o da eşeğin satıldığını biliyor, bu işe razı, arif bir adam” deyip geri döndüm.

LOKMA’NIN FAZİLETİ

Efendisi Lokman’ı çok severmiş. Yemek zamanı geldiğinde önce Lokman’a yedirir, kendisi ise artıklarla yetinirmiş. Zaman içinde bir köle efendi değil, adeta iki arkadaş olmuşlar.

Bir gün Lokman’ın efendisine hediye bir kavun getirilir. Ancak efendi kavunu yalnız yiyemez, Lokman’ı yanına çağırtır. Lokman geldiğinde efendisi kavunu kesip bir dilimini uzatır. Lokman büyük bir zevke dilimini yer, bitirir. Bunu gören efendi ikinci dilimi de uzatır. Lokman onu, ve arkasından gelen bütün dilimleri aynı iştahla, zevkle bitirir. Şimdi tek bir dilim kalmıştır ve efendisi şöyle der:

– Bunu da ben yiyeyim de ne kadar tatlı kavun olduğunu göreyim, anlayayım.

Gerçekten de Lokman öyle iştahla, zevk duyarak yemiştir ki, görenlerin de iştahı kabarmıştır. Fakat efendisi, kavundan bir parça yer ve tadını hiç beğenmez. Çünkü kavun aslında çok acıdır. Efendisi Lokman’a sitemde bulunur:

– Ey benim canım, efendim. Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Canına kastın mı var? Niye bir şey söylemedin, niye “Beni mazur görün, ben bu acı kavunu yiyemem” demedin?

Lokman:

– Ben senin nimetler bağışlayan elinden o kadar tatlı yemekler yedim ki, onların karşısında utancımdan âdeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye, “Ey marifet sahibi, bu acıdır, yenilmez” demeğe utandım. Şekerler bağışlayan elinin lezzeti, bu kavunda acılık bırakır mı?

AĞIZDAN YILAN GİRİNCE

Akıllı, kendini yetiştirmiş bir adam, atıyla kasabasından şehre doğru giderken, bir ağacın dibinde uyuyan bir gencin ağzından içeriye doğru bir yılanın girmeye başladığını görür. Adam atını hızla gencin üzerine doğru sürerek yılanı kaçırmaya çalışırsa da geç kalır, yılanın girişini engelleyemez.

Ancak gencin uykusu ağırdır, uyanacak gibi de görünmemektedir. Adam genci kamçılamaya başlayınca genç uyanır ve adamdan kaçmaya başlar. Ancak atlı kısa zamanda yetişir ve kamçılamayı sürdürür. Birkaç dakika ova üzerinde kovalamaca yaşanır. Sonra atlı genci bir elma ağacının altına götürür:

– Ey dertli çocuk, bu çürük elmalardan ye!

Gence kilolarca çürük elma yedirir. Ancak bir süre sonra yediği elmalar gencin ağzından geri gelmeye başlar.

– Beyim, ben sana ne yaptım ki bana böyle zulmediyorsun! Gerçekten canıma bir kastın varsa çek kılıcını da kanımı dök, işim bitsin! Sana çattığım saat ne uğursuz saatmış! Ne mutlu senin yüzünü görmeyene!

Genç konuştukça ağzından kanlar gelir. Bu sırada adam hem genci kırbaçlıyor, hem de ovada koşmasını istiyormuş. Genç ise kırbaç yememek için ovada ondan kaçmaya çalışır. Bu kovalamaca, düşe kalka, üstü başı batana, yüzü gözü yaralanana kadar sürer.

Sonunda akşam olmaya başlar. Genç yüzü koyun yere kapaklanır. Artık başı iyice dönmüş, midesi bulanmıştır. Bu kadar baskıya dayanamayan mide yavaş yavaş içindeki safraları atmaya başlar. Derken bir süre sonra yılan da bu kusmuklarla birlikte dışarı atılır. Genç yılanı görür görmez bütün dertlerini unutup adamın önünde secde eder.

– Ey yüzü de, işi de güzel adam, beni affet! Sen beni analar gibi izlerken, ben eşekler gibi senden kaçıyordum. Deliliğimden söylediğim sözleri bağışla!

– Ey toy çocuk! Eğer ben sana yılandan söz etseydim ödün patlardı, korkudan canın çıkardı. Bu yüzden sebebini söylememe izin yoktu ama seni kendi haline de bırakamazdım.

“Eşek sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Halbuki sahibi onu kurtlardan, çakallardan korumak için yakalamaya çalışır. Eğer bilgisizler, gelecekte başlarına gelebilecek kötü şeyleri bilseler akıllı insanlardan kaçarlar mı?”

İHTİYARLIKTAN

İhtiyarın biri doktora gider ve yakınmaya başlar:

– Zihnim dağınık, hafızam zayıf, fikrim perişan.

– O dağınıklık, zayıflık, perişanlık ihtiyarlıktandır.

İhtiyar yakınmasını sürdürür:

– Gözlerim de kararıyor, Doktor Bey, iyi göremiyorum.

– Koca ihtiyar, bu da ihtiyarlıktan.

– Sırtım da fena hâlde ağrıyor.

– Ey zayıf ihtiyar, bu da ihtiyarlıktan.

– Ne yersem yiyeyim, hazmedemiyorum.

Doktor inatla yanıtlamayı sürdürür:

– Mide zayıflığı da ihtiyarlıktandır.

– Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes darlığım var.

– Evet, nefes darlığı da ondan. Zaten insan ihtiyarlayınca yüz hastalık ortaya çıkar.

Hep aynı yanıtı alan İhtiyar sonunda çileden çıkar:

– Ey ahmak! Lafın hep bu mu! Sen doktorluktan yalnız bunu mu öğrendin! Ey kalın kafalı herif! Allah her derde bir derman verdi, bunu bilmiyor musun! Ey ahmak eşek! Senin aklın da kıt, doktorluk bilgin de! Ayağın kısa olduğundan ilerleyememişsin! Mesleğinde kalakalmışsın!

Doktor İhtiyar’ı sakince dinleyip yanıtlar:

– Ey yaşı yetmiş, işi bitmiş adam! Bu kızgınlık, bu hiddet de ihtiyarlıktan! Bütün uzuvların güçsüzleşince, kendine hakimiyetin ve sabrın da zayıflar.

BEN SEN

Adamın biri bir gün sevgilisinin kapısını çalar. İçerden kadının sesi duyulur:

– Kapıyı çalan kim?

Adam yanıtlar:

– Benim.

Kadın:

– Şimdi git. Senin için içeriye girme zamanı değildir. Böyle manevi nimetler sofrasında bencil kişinin yeri olamaz. Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir?

Zavallı adam kapıdan geri döner. Aylarca sevgilisinin sözlerinin anlamını düşünür. Ayrılık ateşiyle dolanıp durur, yanıp pişer. Kendisini ve sevgisini hazır hissettiğinde yeniden sevgilisinin evinin önüne gelir. Kapısının önünde uzun uzun bekler. Ağzından yanlış bir söz çıkmasın, sevgilisi kırılmasın diye edepli edepli kapının halkasını çalar.

İçeriden kadının sesi duyulur:

– Kapıyı çalan kim?

Adam:

– Ey gönlümü alan sevgili! Kapıdaki de sensin.

Kadın bu yanıttan çok hoşlanır:

– Mademki şimdi sen bensin; ey ben, gel içeri gir! Bu ev dardır, iki kişi sığmıyor.

“İğneye geçirilecek iplik eğer ikiye ayrılırsa ucu çatallaşır da iğne deliğinden geçmez. Eşler ancak bir olursa iğneden kolaylıkla geçer. Zaten hayat müşterek değil midir?”

FARENİN KILAVUZLUĞU

Küçük bir fare, bir devenin yularını alır, kurula kurula yola düşer. Deve, uysal tabiatı yüzünden bu duruma ses çıkarmaz, fareyi bozmaz. Ancak Fare, “Ben amma da babayiğitmişim!” diye böbürlenir. Farenin bu kasılmaları bir türlü bitmeyince deve ona bir ders vermeye karar verir. Yolunu yavaşça derin bir nehre doğru çevirir. Fare derinliği en az bir metre olan nehri görünce durur, donup kalır. Deve:

– Ey dağda, ovada bana arkadaş olan: Bu duraklama nedir, niye şaşırdın? Haydi yiğitçe suya gir. Sen benim kılavuzum, öncüm değil misin? Yol ortasında böyle şaşırıp kalma, durup susma.

Fare:

– Arkadaş! Bu su pek derin ve akıntılı. Boğulmaktan korkuyorum.

Deve:

– Dur bakalım, hemen karamsar olma. Ben girip suyun derinliğini bir kontrol edeyim.

Deve kendisi için hiç de derin olmayan suya girdikten sonra:

– Ey kör fare! Su diz boyuymuş. Ne diye şaşırdın, neden aklın başından gitti?

Fare:

– Nehir sana göre karınca, bana göre ejderhadır. Dizden dize fark vardır. Ey hünerli deve: Su sana diz boyu, ama benim boyumu kat kat geçiyor.

Deve:

– Öyleyse bir daha küstahlık etme de onun kıvılcımıyla cismin, canın yanıp yakılmasın. Sen kendin gibi farelerle boy ölçüş. Farenin deveye söyleyecek sözü olamaz.

YILANCININ EJDERHASI

Bir yılan oynatıcısı dağlarda yılan peşinde koşarken çok büyük bir yılanın (ejderhanın) kıpırdamadan yattığını görür. Önce kaçmayı düşünür. Ancak eğer ölüyse, insanlara bunu göstererek bile çok paralar kazanacağını düşündüğünden orada biraz daha kalır. Gerçekten de ejderhada hayat belirtisi yoktur. İyice yaklaşıp kuyruğundan tutar ve çeker. Sonuç hep aynıdır. Yılan oynatıcısı bağladığı ejderhayı, bin bir güçlükle şehrin meydanına götürür.

İnsanlar büyük bir ilgi ve şaşkınlıkla ejderhanın çevresini sarar. Yılan oynatıcısının keyfine diyecek yoktur. O birazdan toplayacağı paraların hesabını yaparken öğleye doğru güneşin de etkisiyle ejderha birden uyanır. Çünkü aslında o ölmemiştir, yalnızca soğuktan donmuş olduğundan dolayı kaskatı kesilmiştir. Herkes kaçışır. Ancak Yılan oynatıcısı o kadar şanslı değildir. Ejderha kendisini bağlayan ipleri bir çırpıda kopardıktan sonra Yılancıyı bir lokmada yer.

“Aslında bizim nefsimiz de ejderha gibidir. Onu pek çok kişi ölü sanır. Oysa o sık sık uykuya çekilir. Özellikle makam ve mevki sahibi olmayan insanlar, belki fırsat bulamadıklarından dolayı nefislerine çok güvenirler. Ancak nefis bir yolunu bulup güçlenirse, fırsat bulursa, Firavun’un eline geçenler onun da eline geçerse neler yapmaz?”

KUYUMCUNUN CEVABI

Esnafın biri kuyumcu olan komşusunun dükkanına gider:

– Komşu, altın tartacağım, bana terazini versene.

Kuyumcu:

– Babacığım, bende kalbur yok!

Esnaf:

– Alay etme benimle. Ver şu teraziyi.

– Bende süpürge de yok.

Esnaf:

– Yeter yahu, bırak alayı. Ben senden kalbur, süpürge istemiyorum ki. Duymazlıktan gelme. Lafı evirip çevirme. Şakayı bırak da ver teraziyi.

Kuyumcu:

– Sağır değilim, sözünü duydum. Söylediğim sözleri de manasız sanma. Ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın. Şimdi ellerin titrer, altın tozlarını yerlere dökersin. Sonra gelip benden süpürge isteyeceksin. Daha sonra gelip bu süpürdüğün altın parçalarını tozdan topraktan ayırmak için kalbur isteyeceksin. Ben bu işin sonunu önceden gördüm. İyisi mi sen başka bir yere git.

“Gerçekten de akıllılar işin öncesinde feryat ederler, cahiller ise işin sonunda başlarına vururlar. Biz işin başında sonunu görelim ki ileride zor durumlara düşmeyelim.”

ÇİNLİ İLE JAPON USTA

Padişah sofrasında bir gün, Çinli bir usta, kendisinin çok yetenekli bir ressam olduğundan, eserlerine paha biçilemediğinden bahsedince Japon usta dayanamayıp müdahale eder:

– Benim ustalığım seninkinden daha üstündür.

Senin ustalığın, benim ustalığım derken Padişah tartışmaya son noktayı koyar:

– Öyleyse buyurun imtihana. Size yarın büyük bir oda verdireceğim. Herkes kendi ustalığını o oda içinde sergileyecek. Sonra ben bunlara bakıp kararımı vereceğim.

Ertesi gün Çinli ve Japon ustaya büyük bir oda verilir. Çinli usta Padişahtan 100 türlü boya ister. Hemen karşılanır. Japon usta ise hiçbir şey istemez:

– Ne resim ne de boya benim işime yarar. Bana pasları gidermekten başka bir şey gerekmez.

Japon usta kendine ayrılan bölümü, odayı ortadan ikiye ayıran bir perde ile kapattıktan sonra işe başlar. Ancak onun tek yaptığı duvarları ve tavanı temizleyip cilâlamaktır. Birkaç saat sonra Japon usta kendisine ayrılan tüm duvarları ve tavanı gökyüzü gibi temiz, saf ve berrak hale getirir. Çinli usta ise gerçekten sanatını konuşturmuştur. Onun tarafındaki duvarlar öyle güzel resimlerle, renklerle süslenmiştir ki, görenin hayran kalmaması mümkün değildir.

Birazdan Padişah gelir ve Çinli ustayı yaptığı olağanüstü resimlerden dolayı kutlar. Bu sırada Japon usta odayı ikiye ayıran perdeyi kaldırınca Padişah hiç beklemediği bir manzarayla karşılaşır. Çünkü Japon ustanın cilaladığı duvarlara Çinli ustanın resimleri daha bir farklı, daha bir etkileyici bir biçimde yansımıştır.

“Gerçekten de en büyük ustalık insanın kendi gönlünü cilâlaması değil midir? Temiz kalabilen, hırstan, kinden, cimrilikten arınan insanlara ne mutlu.”

KÖLELERİN LOKMAN’A İFTİRASI

Lokman, kendisi gibi köle olan arkadaşları arasında, dürüstlüğünden, efendisi tarafından sevilmesinden dolayı pek kıskanılırmış. Bir gün efendisi kölelerine, tarlaya gidip çok azalmış olan meyvelerden ne kadar kaldıysa toplayıp getirmelerini ister. Fakat açgözlü köleler nefislerine hakim olamazlar ve efendilerine getirmeleri gereken meyvelerin hepsini yiyip bitirirler. Üstelik, “meyvelerin hepsini Lokman yedi” diyerek bir de iftira atarlar.

Efendisi Lokman’a yüzünü ekşitir. Çünkü böyle kötü bir davranışı kendisinden beklemez. Ancak Lokman olayın üzerine gider ve efendisinin neden kendisine böyle kötü davrandığını öğrenir. Lokman:

– Ey benim efendim! Hain bir insan hiçbir yerde huzur bulamaz. Ey kerem sahibi, hepimizi imtihan et. Bize bolca sıcak su içir. Sonra bizi ovada koştur. O zaman kötülük yapan, meyveleri yiyen kimmiş göreceksin.

Efendi Lokman’ın dediklerinin aynısını yapar. Köleleri ovada bir iki saat koşturur. İyice yorulan köleler artık ayakta duramaz hale gelirler. Mideleri bulanır ve kusmaya başlarlar. Ancak kölelerin yedikleri meyveler midelerinden teker teker çıkarken, Lokman’ın ağzından yalnızca duru su gelir.

“Yalan söyleyen, iftira atan insanlar sanırlar ki bu sırlar sonsuza kadar gizli kalacak. Oysa bazen öyle şeyler olur ki içimizdekiler aynen dışarı çıkar da bizi mahcup eder, bin bir emekle kurduğumuz güven kalesi yerle bir olur.”

EBÛ CEHİL İLE EBÛ BEKİR’İN BAKIŞI

Bir gün Hz.Muhammed bir komşusuyla çarşıya doğru yürürken Ebû Cehil ile karşılaşır:

– Hâşim oğullarından çirkin bir yüz zuhur etti!

Hz.Muhammed Ebû Cehil’in bu sataşmasını şöyle yanıtlar:

– Haddini aştın, ama yine de doğru söyledin.

Biraz daha yürüdükten sonra bu kez Ebû Bekir ile karşılaşırlar.

– Sen bir güneşsin! Ne doğudansın, ne batıdan. Sen her zaman parla, âlemi nûrlandır!

Hz.Muhammed Ebû Bekir’in bu güzel sözlerini ise şöyle yanıtlar:

– Ey Aziz! Ey değersiz dünyadan kurtulan! Doğru söyledin.

Bunun üzerine komşusu şu soruyu sorar:

– Ey halkın önderi, her ikisi de birbirine zıt şeyler söyledi, ama sen her ikisine de, “doğru söyledin”, dedin. Neden?

Hz.Muhammed’in komşusuna verdiği yanıt çok ilginçtir:

– Ben cenâb-ı Hak tarafından cilâlanmış bir aynayım. İyi veya kötü, bir insan nasıl ise bende o sureti görür.

İKİ HİZMETKÂR

Padişah bir gün kendisine hizmet etmesi için iki hizmetkâr tutar. Birini amir, diğerini memur yapmak ister. Fakat biri pek bakımlı, diğeri ise çok kötü görünüyormuş. İyi görüneni, güzel konuşanı çok beğenir ve yıkanmaya gönderir. Diğerini yanına çağırır. Amacı onu konuşturup karakterini, ahlakını öğrenmektir. Padişah:

– Bu kılıkla, bu pis kokulu ağızla biraz ötede dur. Çok yaklaşma. Ama çok da uzaklaşma. Yoksa seninle mektuplaşmam gerekecek. Sen akıllı bir adama benziyorsun. Ancak arkadaşın senin hakkında kötü şeyler söyledi. O hasetçi herif az kalsın bizi senden soğutuyordu. Senin hakkında, hırsızdır, münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlaksızdır, dedi.

– Padişahım, arkadaşım ne diyorsa ona, yalan, aslı yoktur, diyemem. O belki bende bazı ayıplar görmüş de ben onları kendimde görememiş olabilirim.

Padişah:

– O senin ayıplarını bir bir söyledi. Şimdi sen de onunkileri söyle de, benim dostum olduğunu, beni sevdiğini bileyim.

– Padişahım, ben onunla yeni tanıştım. Onun henüz bir kusurunu göremedim.

Padişah onu da hamama yollar ve diğer hizmetkarın yanına gelmesini ister. Aynı oyunu bu kez ona oynar:

– Sıhhatler olsun, daimi afiyetler olsun. Ne de hoş, ne de zarif, ne de güzelsin. Fakat yazıklar olsun, arkadaşının söyleyip durduğu kötü huyların olmasa ne güzel olurdu.

– Ey Padişahım, o dinsizin benim hakkımda söylediklerine lütfen inanmayın. O yalancının tekidir. Ahlaksızlıkta kimse eline su dökemez.

Padişah durmadan arkadaşını çekiştiren hizmetkarı derhal susturur:

– Yeter, bu imtihanla anladım ki, onun yalnızca ağzı kokmuş, ama senin ruhun kokmuş! Ey ruhu kokmuş kişi, sen uzakta dur. Arkadaşın amir olsun, sen onun memuru ol!

VAİZİN DUASI

Bir kasabaya yeni bir vaiz gelir. Fakat bu vaiz minbere çıktığında diğerlerinden çok farklı dualar eder:

– Ya Rabbi! Kötülere, fesatçılara merhamet et! Hayır sahipleriyle alay edenlere, hırsızlara, yetim hakkı yiyenlerle, yol kesenlere, haraç isteyenlere merhamette bulun!

Müminler önceleri bir anlam veremezler. Yanlış duyduklarını, yanlış anladıklarını düşünerek vaize ses çıkarmazlar. Ancak şikayetler artınca vaizin kapısına dayanırlar:

– Hiç böyle bir adet görmedik. Sapkınlara dua etmek insaniyet değildir.

Oysa vaiz sözlerinin arkasında durur:

– Ne yapayım, ben onlardan çok iyilik gördüm. Bu yüzden onlara dua etmeyi adet edindim. Bunlar o kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm ettiler ki, sonunda beni şerden kurtardılar, hayra ulaştırdılar. Ne vakit onlara yaklaştımsa, onlardan arkadaş edindimse dayaklar yedim, eziyetlere uğradım. Yediğim dayaklar, uğradığım belalar beni doğru yola yaklaştırdı. Ey aklı başında adam! Benim iyiliğime sebep oldukları için haklarında dua etmek boynumun borcudur.

“Gerçekten de her belâ, musibet bizim ilacımızdır. Almanya, Japonya gibi ülkeler yıkıldıktan sonra yeniden ve eskisinden daha da güçlü olarak ayağa kalkmadı mı? Kötü olaylar ve kötü insanlar, eğer aklımızı ve yüreğimizi kullanırsak, bir kaldıraç gibi bizi yukarı kaldırır. Hayat tecrübesi biraz da böyle bir şey değil midir?”

ÜÇ BALIK

Üç balık yanlışlıkla denizden bir göle geçmişler. Oradan geçen balıkçılar bunu fırsat bilip onları yakalamak için ağlarını hazırlamaya başlarlar. Yakalanacağını anlayan birinci balık hemen deniz tarafına geçmeyi düşünür. Bu sırada balıkçılar ağlarını getirirler ve denize atarlar. Birinci balık kendisini tehlikeye atmadan deniz tarafına geçer ama ikinci balık geç kaldığı için yakalanır. O da kurtulmak için ölü taklidi yapar. Gerçekten de balıkçılar onu ölü sanıp karaya atarlar. O da bin bir güçlükle yeniden denize döner. Üçüncü balık ise her şey için geç kalmıştır. Balıkçılar onu görür, kısa zamanda yakalar ve pişirip yerler.

“Akıllarına göre insanları balıklara benzetebiliriz. Akıllı insanlar birinci balık gibidir; tehlikeyi gördüklerinde hemen en uygun çözümü bulurlar. Yarım akıllılar ise ikinci balık gibidir; en uygun çözüm bulamazlar ama öncü, bilgili insanları izleyip kendilerini güç de olsa kurtarabilirler. Oysa akılsız insanlar, üçüncü balık gibi, hem en uygun çözümü bulamaz, hem de öncü, bilgili insanları izlemez, böylece heba olup giderler.”

AYAZ’IN SIRRI

Gazneli Sultan Mahmut’un Ayaz adlı bir kölesi varmış. Ancak Sultan, Ayaz’ın dürüstlüğünden, zeka ve bilgisinden çok hoşlandığı için ona daha önemli mevkilerde görevler verir. Ayaz’ın arkadaşları ise bu durumdan kıskançlık duyarlar ve onu izleyip bir kusur bulmaya çalışırlar. Gerçekten de birkaç gün sonra Ayaz’ın bir odaya girip orada bir süre kaldıktan sonra dışarı çıktığını görürler. Bu kuşku verici bir durumdur. Çünkü o oda boştur ve kullanılmamaktadır. Bu giriş ve çıkışlar günlerce sürdüğünden dolayı diğer köleler Sultan’a çıkarak, Ayaz’ın bu odada küçük bir hazine gizlediğinden kuşkulandıklarını söylerler. Sultan, Ayaz’a güvenmekle birlikte yine de kendisinden gizli bu odaya girerek iyice aranmasını söyler.

Köleler odanın her tarafını ararlar ama yırtık bir çarık ve yamalı bir hırkadan başka bir şey bulamazlar. Buna inanmazlar, Ayaz’ın bir çarık ve hırka ile kendilerini kandırmaya çalıştıklarını düşünüp odanın her yerini kazarlar ama yine sonuç değişmez.

Yaptıklarından utanan adamlar Sultan’ın huzurunda Ayaz’dan özür dilerler. Ancak yine de bu odaya neden girip çıktığını, orada neler yaptığını açıklamasını isterler. Ayaz’ın cevabı herkesin kulağına küpe olur:

– Ben bir ömür boyu sizin gibi kölelik ettim. Ama şimdi çok rahatım. Sultan’ımızın hazineleri dahil ulaşamadığım bir şey kalmadı. Ama bunlar geçici şeylerdir. Odadaki o çarık ve hırka benim kölelik dönemimin tek varlıklarıydı. İşte ben o odaya sık sık girer, onlara bakarak geçmişimi unutmamaya çalışırdım. Nereden geldiğini unutan insan kısa zamanda kendini kaybedebilir. İşte bu oda benim en büyük korkumu yendiğim yerdi.

TAVUS KUŞUNUN KANATLARI

Bir tavus kuşu ağaçların arasında kanatlarını yolarken, oradan geçen bir adam bunu görür:

– Ey tavus! Böyle güzelim kanatları nasıl oluyor da kökünden yolup atıyorsun? Hiç acımıyor musun? Bu süsleri koparıp balçığa atmana gönlün nasıl razı oluyor? İnsanlar o süsleri alıp kitaplarının arasına koyuyorlar. Ferahlamak için yelpazeler yapıyorlar. Bu ne nankörlük, bu ne saçma naz!

Tavus kuşu bu sözleri duyunca hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Adam tavus kuşuna çıkıştığına çok üzülür: Neden böyle boşboğazlıkta bulundum, o zaten dertle doluymuş, der kendi kendine.

Tavus kuşu ağlaması bitince:

– Haydi git işine! Sen renge ve güzelliğe kapılmışsın. Oysa bu eşsiz kanatlar yüzünden her yanımdan başıma onlarca belâ gelip çatmakta. Nice merhametsiz avcılar her gün türlü tuzaklarla beni yakalamaya çalışıyorlar. Okçular gördükleri yerde oklarını fırlatıyorlar. Güzel kanatlarım var ama kaçacak, kendimi koruyacak gücüm, kuvvetim yok. Mademki iş böyle, dağlarda, ovalarda emin olabilmek için çirkin olmam daha iyi. Ey yiğit, kanatlarımın rengi ve güzelliği benim gururum oldu. Gururlanma ise mağrurları yüzlerce belaya uğratır.

“Gerçekten de hünerler, zekilikler, güzellikler ve dünya malı, tavusun kanatları gibi bir insan için riskli olabilir. Bu tür özellikler, eğer sahibi olan kişi ham ise, o kişiyi kısa zamanda perişan edebilir.”

MÜEZZİNİN SESİ

Müslümanlarla gayrimüslimlerin yaşadığı bir şehirde sesi çirkin bir müezzin varmış. Çevresindekilerin uyarısına rağmen müezzin çirkin sesiyle ezan okumayı inatla sürdürüyormuş.

Bir gün Hıristiyan mahallesinin papazı Müslümanların bulunduğu mahalleye gelerek müezzinle görüşmek istediğini söyler. Müslümanlar neden görüşmek istediğini sorunca Papaz yanıtlar:

– Ben o ses sayesinde ilk defa dün huzur içinde uyudum. Ona bazı hediyeler getirdim. Onun bana kazandırdıklarını hiçbir Hıristiyan kazandıramadı.

Halk bu yanıta şaşırır:

– Yahu nasıl olur; böyle çirkin bir ses insana nasıl huzur verir? Hıristiyanların kazandıramadığını nasıl kazandırır? Şimdi müezzini bırak da işin aslını anlat bize.

– Benim bir kızım var. Bugünlerde tutturmuş, Müslüman olmak istiyorum, diye. O kadar konuştuk, o kadar anlattık, bir türlü tuttuğu yoldan döndüremedik. Dün o müezzinin sesiyle ezanınızı ilk defa duydu. Anlamını sordu. Ben de ona, “kızım buna ezan derler, Müslümanlar bu sesle ibadete çağrılır”, dedim. Önce bana inanmadı, sonra sordu, soruşturdu. Başkalarından da aynı yanıtı alınca Müslüman olmaktan vazgeçti. Ben de ilk defa huzurlu bir biçimde uyudum. İşte bu yüzden ona hem teşekkür etmek, hem de hediyeler sunmak istiyorum.

“İşini güzel yapanlara selam olsun!”

TİLKİ İLE EŞEK

Bir gün ormanın kralı aslan yaralanmış, ininden dışarı adım atamıyormuş. Neredeyse açlıktan ölmek üzereyken tilkiyi yanına çağırmış:

– Yemek yiyemediğim için iyileşemiyorum. İyileşemeden de avlanamıyorum. Sen en iyisi avı benim yanıma getir. Ben onu burada avlarım. Hem ben doyarım, hem de sen. Üstelik bundan sonra da avlarımın artıklarıyla yaşamını yine sıkıntısızca sürdürürsün.

Bu öneri tilkiye gayet mâkul gelir. Ancak aslanın inine kadar, hangi hayvanı ve nasıl getirecektir? Tilki ormanda saatlerce dolaşır ama hiçbir hayvanı kandıramaz. Tam ümidini kesmek üzereyken ormanın bitimindeki bir çiftliğin bahçesinde sıska, yaşlı bir eşek görür. Hemen yanına yaklaşır. Ona ormanın içindeki güzel yiyeceklerden söz eder. Oradaki tüm eşeklerin mutlu bir yaşam sürdüklerini ballandıra ballandıra anlatır. Eşek bu yalanlara inanır. Çünkü çiftlik yaşamından hiç mutlu değildir. Çiftlikte iş çok ama yemek azdır.

Aslan tilkinin getirdiği eşeği görür görmez heyecanlanır ve sabırsızlıkla eşeğin üzerine atlar. Ancak aslan eski gücünün çok uzağındadır ve eşek de o kadar güçsüz değildir. Sonunda eşek hemen oradan kaçar, çiftliğe sığınır.

Ama tilki pes etmez ve yeniden şansını denemek için çiftliğe geri döner. Yine tatlı, akıl çelici dilini kullanır. Aslanı yanlış anladığını, ormanda artık tüm hayvanların kardeş gibi yaşadığını, kendisine yalnızca dostça sarılmak istediğini, ondan kaçarak aslana çok ayıp ettiğini anlatınca eşek, (eşekliğinden olsa gerek) bu yalanlara da inanır.

Ancak aslan bu kez sabırsız davranmaz, nefsine hakim olur, eşek iyice yaklaştıktan sonra üzerine atlar ve onu birkaç hamlede parçalara ayırır.

Aslan hemen avını yemeye başlar. Ancak günlerce aç kalmış olmaktan dolayı tilkiye verdiği sözü unutur. Tilki ise bu şölen sırasında aslanın kendisine bir şey bırakmayacağını düşündüğünden eşeğin beynini aslana fark ettirmeden yer.

Yemek bittiğinde aslan, çok sevdiği beyni eşeğin kafasının içinde bulamayınca tilkiyi suçlar. Ancak tilkinin yanıtı çok basittir:

– Onun beyni zaten yoktu ki. Eğer eşeğin beyni olsaydı, iyi kötü çiftliğini bırakıp, bir iki yalana kanarak kendisini ölüme atar mıydı?

EDEBİYATÇI İLE KAYIKÇI

Ünlü bir edebiyatçı bir gün boğazdan karşıya geçmek için bir kayığa biner. Edebiyatçı fiyatını sorar. Kayıkçı:

– On, beyim, alırım lira.

Edebiyatçı, kayıkçının Türkçe’sinin bozuk olmasını eleştirir. Kayıkçı utancından yanıt bile veremez. Edebiyatçı uzun bir konuşmadan sonra sözüne son noktayı koyar:

– Eğer dil bilgisinden habersizsen, hayatının yarısı boşa gitmiş, demektir.

Ancak birazdan fırtına patlar. Kayık alabora olmak üzeredir. Bu kez kayıkçı sorar:

– Beyim, sen bilir yüzme?

Edebiyatçı:

– Hayır, benim o tür şeylere ayıracak hiç zamanım yok.

– Kayık batacak sonra biraz. O zaman senin ömrün hepsi gitmiş boşa!

İNCİNİN ÖNEMİ

Bir gün Padişahın biri çevresindeki adamları sınamak ister. Hazinesindeki en değerli inciyi 1.Vezir’in avucuna koyup, “kır bu inciyi” der. 1.Vezir uzun uzun düşündükten sonra şu yanıtı verir:

– Padişahım, ben hazinenizin ve malınızın iyiliğini isteyen biriyim. Bu yüzden çok değerli olan incinize zarar veremem.

Padişah hemen hizmetkarlara seslenerek çok güzel bir kaftan hediye eder.

Ardından diğer yardımcılar da buna benzer yanıtları verirler. Sıra kendisine geldiğinde oğlu da şunları söyler:

– Sevgili Babacığım, kıymetli Padişahım, benden her şeyi isteyebilirsiniz, ama size zarar verecek bir şeyi yapmamı istemeyin benden. Bu elimden gelmez.

Padişah oğluna da güzel hediyeler getirtir.

Sıra Padişahın idari işlerini yürüten kurula yeni katılan Ayaz adlı çok zeki bir köleye gelir. Ayaz inciyi aldığı gibi kırar. İncinin kırıldığını görenler feryat figan ederler:

– Ey Ayaz, ey değerli köle, ey akıl küpü; bunu neden yaptın? Bize ne kadar büyük zarar vereceğini düşünmedin mi?

Ayaz kendisini ayıplayanları sakince yanıtlar:

– Beyler, Padişahımız beni kölelikten kurtardı, beni danışmanlarının arasına aldı , dostluğunu hiçbir zaman esirgemedi. Şimdi ben Padişahın sözüne mi önem vereceğim, yoksa şu taş parçasına mı?

EV Mİ, DEĞİL Mİ?

Dilencinin biri ev ev dolaşarak aç karnını doyurmaya çalışır. O gün de nedense kısmeti kapalıdır. Öğlene doğru gösterişli bir evin kapısını çalar. Ev sahibi açar. Ondan da bir parça ekmek ister. Ancak o da yardıma yanaşmaz:

– Burası fırın mı?

Dilenci bu kez de et isteyince:

– Yahu burası kasap dükkanı mı? Sen neler söylüyorsun!

Dilenci “O zaman bari birazcık un ver” dediğinde:

– Behey cahil, sen burasını değirmen mi sandın?

İyice öfkelenen dilenci kötü giden talihini değiştirmek için şansını son kez dener: “Her şeyden vazgeçtim; bari bir tas suyun da mı yok.”

– Bre gafil, burası ne dere, ne de çeşme. Var git yoluna!

Dilenci artık sözün bittiği yerdedir. Kapıda kalakalmıştır. Büyük bir çöküntü içindedir. Sonra aklına bir fikir gelir. Uçkurunu çözer, evin duvarına abdest bozmaya niyetlenir. Ev sahibi öfkeden deliye döner:

– Dur, ne yapıyorsun? Burası ev, görmüyor musun?

Dilenciyi durdurmaya çalışın ev sahibi bu arada cevabını da alır:

– Ey aptal adam! İçinde hiçbir şey bulunmayan bir viraneye sen ev mi diyorsun!

DALGINLIK MI?

Köylünün biri kasabaya satmak için iki koyun götürür. Akşama doğru ancak birini satmayı başarır. Diğerini bir türlü satamayınca köyüne geri dönmek için yola çıkar. Bir saat kadar yürüdükten sonra bir ağacın dibinde dinlenmek ister. Günün yorgunluğundan olsa gerek, gözleri kapanır, birkaç dakika şekerleme yapar. Bu arada hırsızın biri onu kasabanın çıkışına kadar izlediğinden, usulca köylüye yaklaşır ve köylüyü uyandırmadan koyununu çalar.

Ancak birkaç dakika sonra uyandığında koyunun yerinde yeller estiğini görür. Sağa sola koşturur ama ne koyununu bulur, ne de hırsızı görür. Ah vah ederek köyüne dönerken bu kez aynı hırsız yoluna çıkar. Ancak biraz önceki hırsızın yüzünü görmediği için adamın hırsız olduğunu bilemez. Adamın yanına yaklaşıp koyununu görüp görmediğini soracakken, hırsızın iki gözü iki çeşme ağladığını görünce, kendi derdini unutup adamın neden ağladığını sorar. Hırsız, yanı başındaki kuyuyu göstererek köylüye ikinci numarasını yapar:

– Sorma kardeşim; şu kuyuya kesemi düşürdüm. İçinde 10 altınım vardı. Ancak kuyuya inmeye korkuyorum. Eğer sen inip alırsan 5 tanesini sana veririm.

Köylü içinden “Ey yüce Allah’ım, sen bir kapıyı kapattığında diğerini açıyorsun. Böylece çaldırdığım koyunun parasını geri almış olacağım.” diyerek hemen soyunur ve kuyuya iner. Hırsız da köylünün çıkardığı giysisinin cebinden birinci koyunun parasını da alıp hemen oradan kaçar.

“Hata yapana dalgın, ama aynı hatayı ikinci kez yapana aptal derler.”

YÜK

Bir gün köylünün biri, tüm ülkede adı saygıyla anılan, sevilen bir bilgeyi görmek için yola çıkar. Amacı onun bilgisinden, görgüsünden yararlanmaktır. Sonunda uzun, yorucu, eziyetli bir yolculuktan sonra evinin kapısına gelir. Üstüne başına çeki düzen verdikten sonra saygıyla kapıyı çalar. Kapıyı bilgenin karısı açar ve köylüye ne istediğini sorar:

– Ben çok uzaklardan geldim. Şeyhimi görmek ve onun ilminden, irfanından yararlanmak istiyorum.

Kadının gülerek verdiği yanıt çok şaşırtıcıdır:

– Sen bunca sıkıntıya bu ahmağı görmek için mi katlandın? Demek ki sen de aptalsın. Var git işine!

Köylü kulaklarına inanamaz. Böylesine değerli olduğuna inanılan bir bilge için bu sözler nasıl söylenir? Hem de hayat arkadaşı tarafından! Ancak duydukları doğrudur ve şimdi yüzüne çarpılan kapının önünde kalakalmıştır.

Fakat köylü pes etmez ve komşularına sorarak bilgenin ormanda olduğunu öğrenir. Hemen ormana doğru yürür. Yolda karşılaşırlar. Bilge ormandan odun toplamıştır ve odunları bir aslanın sırtına yüklemiş, kendisi de üzerine çıkmıştır. Fakat zaten aklı iyice karışmış olan köylünün bunu ne soracak ne de anlayacak bir durumu vardır. Bilgeye eşinin sözlerini anlattığında şaşırtıcı bir yanıt alır:

– Eğer ben eşimin yükünü çekmeseydim, bu aslan da benim yükümü çeker miydi sanıyorsun?

ALLAH’IN KULU

Adamın biri bir çiftliğin yanından geçerken nefsine hakim olamaz ve ağaçtan kopardığı şeftalileri yemeye başlar. Birkaç tane yemesine karşın tadına doyamaz ve evde de yemek için torbasına doldurmaya başlar. Bu sırada bahçenin sahibi ile çiftlik kahyası gelir ve adamı ayıplarlar:

– Bizden utanmıyorsan bari Allah’tan utan. Bu yaptığın hırsızlık değil de nedir?

Ancak adam çok pişkindir:

– Ne hırsızlığı yahu! Bunda bu kadar sinirlenecek ne var? Ben hırsız değil, Allah’ın bir kuluyum ve Allah’ın verdiği şeftalilerden biraz aldım.

Çiftlik sahibi, “Peki” dedikten sonra, kahyasından adamı tutmasını söyler, elindeki sopasıyla adamın bacaklarına vurmaya başlar. Zavallı adam sopayı yedikçe bağırır:

– Yahu Allah’tan utan! Beni neden inlete inlete dövüyorsun? Ben sana ne yaptım?

Çiftlik sahibi soluklanmak için durduğunda adama şu yanıtı verir:

– Neden bağırıyorsun? Ben de Allah’ın bir kulu değil miyim? İşte Allah’ın bu sopasıyla, Allah’ın diğer bir kulunu dövüyorum.

FARE İLE KURBAĞA

Farenin biri, arkadaşlarıyla hiç anlaşamadığından dolayı, kendi cinsinden olmayan bir arkadaş bulmak umuduyla, ormanda dolaşmaya çıkar. Ancak onları da beğenmez. Fakat sonunda akşama doğru, dere kenarında yalnız yaşayan bir kurbağa görür. Heyecan içinde yaklaşır ve yakınlık gösterir. Kısa sürede sıkı bir dostluk kurarlar; hemen her gün görüşür, sohbet ederler. Fare bu arkadaşlıktan çok memnundur ancak kurbağa, çok sık görüşmelerinden dolayı artık kendi arkadaşlarına zaman ayıramaz olmuştur. Fare ise tam tersine kurbağanın kendisine daha fazla zaman ayırmasını ister:

– Sevgili dostum, arkadaşlığından çok memnunum. Ancak bazen senden ayrıldıktan sonra aklıma güzel şeyler geliyor ama geri döndüğümde seni bulamıyorum. Sen nehrin derinliklerinde yüzerken sana sesimi duyuramıyorum. Lütfen buna bir çözüm bulalım.

Kurbağa bu arkadaşlıktan yavaş yavaş sıkılsa da fareyi kırmamak için bir şey diyemez. Ona, kendisinin bazen nehirde yüzmesi gerektiğini, orada kendisine yiyecek bulabildiğini anlatır ama fare yine bildiğini okur:

– O zaman şöyle yapalım. İkimizin ayaklarını uzun bir iple bağlayalım. Benim canım konuşmak isterse bu ipi çektiğimde sen de yukarı çıkarsın.

Kurbağa çok iyi niyetlidir. Farenin bu isteğine de hayır, diyemez. Aslında gizli gizli aranılan bir arkadaş olmak da hoşuna gider ve bu teklifi kabul eder.

Ertesi gün fare bir ip getirir ve birbirlerinin ayaklarını bağlarlar. Birkaç gün sorun çıkmaz. Her ikisi de çok mutludur. Ancak bir gün karganın biri fareyi yakaladığı gibi havalanır. Tabii bundan habersiz nehrin dibinde yüzen kurbağa da kargaya yem olmaktan kurtulamaz.

Kurbağa bu uyumsuz arkadaşlığın çok yanlış olduğunu anlar ama artık çok geçtir.